İnsanoğlu Obezite İle Ringte! Nakavt mı Edeceğiz Nakavt mı Olacağız?
Obezitenin tüm dünyada yaklaşık 2 milyar insanı direkt ya da dolaylı yoldan etkilediği tahmin edilmektedir. “U tipi” hayatın sonucu bu. Peki nedir bu “U tipi” hayat? İnsanlar olarak bizler hayatımızı kolaylaştırmak için var olan, ama aslında türümüzü hareketsizleştiren, alışkanlığa dönüştürdüğümüz bir çok eylem içindeyiz. Evden çıkıyoruz, asansöre biniyoruz, sonra arabaya, arabayla işimize ve yine asansör ve yine ev…
Temelinde hareketsizlik barındıran konfor bazlı kısır bir döngü. Bu tabi abartılı gibi görünebilir ancak gerçekte, bedensel aktivitenin sınırlandırılmış olduğu bir hayat tarzı çok yaygındır. Obezitenin; hareketsizlik, masa başı iş yapmak, günlük işlerimizi egzersiz yapmadan halletmeye çalışmak gibi, bir çok sebebi var. Beslenmemize de dikkat etmiyorsak, stres de yaşıyorsak, çok fazla ilaç da tüketiyorsak obezite kaçınılmaz… Paketlenmiş gıda tüketimini de unutmamak gerekiyor.
Aslında temel problem endüstri çağındaki işlenmiş gıda konusundaki ve hayat tarzlarımızdaki bu baş döndürücü değişikliklere, vücudumuzun ve bağırsak sistemimizin evrimle adapte olamaması ve hatta adapte olacak zamanı bulamamasıdır. Diğer bir deyişle bağırsaklarımız bizleri sanki modern çağlar öncesinde olduğu gibi, tarlada, bahçede, bedensel olarak çalışıyor zannediyor. Sedanter ve “U tipi” bir hayat yaşadığımızı bilmiyor. Asansörle evden otoparka, oradan arabaya, oradan da arabayla işe ve asansörle yine ofise ulaşan modern insan hayatında, sedanter hayatın getirdiği problemler bunlar. Buna bir de İŞLENMİŞ yani RAFİNE gıda tüketimi de eklenince problem daha da artıyor.
Endüstrileşme ile hem Obezite hem de Şeker hastalığı görülme sıklığı dramatik bir şekilde artmıştır. Gıdalar artık daha önceleri gibi saf ve doğada bulunan haliyle değil, rafine edilerek, ısıtılarak, soğutularak, işlenerek, sıvılaştırılarak ve en uç besin öğelerine ayrılarak bizlerin önüne gelmektedir. İnce bağırsaklarımızın üst kısımları insülin direnci ile ilişkiliyken, kalın bağırsağa yakın kısımları ise insülin duyarlılığı ile ilgili hormonları salgılayan kısımlardır. İşlenmiş rafine gıdaların kalın bağırsağa yakın kısımlara ulaşmadan, daha bağırsakların orta kesimine gelmeden emilmesi sonucu, İNSÜLİN DİRENCİ’nde artma ile sonuçlanırken, İNSÜLİN DUYARLILIĞI da azalmaktadır. Bu da ŞEKER HASTALIĞI ile sonuçlanmaktadır. Buna egzersizin azalması, stres, sedanter hayat, aşırı yağlı beslenme sonucu gelen obezitenin eklenmesi, tabloyu daha da vahim hale getirmektedir.
Yakın bir zaman dilimine kadar obezitenin yani “hastalık düzeyinde kilo fazlalığının” gelişmiş ülkelerin ve özellikle de Amerika ve Avrupa’nın problemi olduğunu düşünürdük. Bizim toplumumuza çok uzak konular gibi algılanırdı. Ancak yapılan çalışmalar ve gözlemlerimiz; ülkemizin de içinde olduğu gelişmekte olan ülkelerin de başının bu konuda bir hayli dertte olduğunu gözler önüne seriyor.
1998 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) raporu; küresel obezite hakkında, muhtemelen “salgın” terimini kullanan ilk büyük kamu belgesidir. Yani DSÖ; bunu bir epidemi olarak rapor etmiş. O tarihten beri de bu terim oldukça yaygın bir şekilde kullanılmıştır ve halen de kullanılmaktadır. Ancak “Epidemi” kavramına uyup uymadığı tartışmalıdır. Çünkü salgınlarda tipik bir seyir vardır ve bir zirve, bir gelgit ve sonunda çözülür, çünkü hastalanan kişiler ya ölür ya da iyileşir. Obezitede ise anlatıldığı gibi bir salgın olarak başlamak yerine, son on yıllarda giderek artan bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Yani tüm Dünya giderek artan bir şekilde kilo alıyor. XX Large bir nesil geliyor. Bunu herkesin de gözlemlediğini düşünüyorum. Küresel obezite salgını, şu anda 2 milyardan fazla insanı etkileyen amansız ilerlemesini sürdürüyor. Türümüzün yaşam tarzını dönüştüren bu hareketsizlik ve kötü beslenme temelli çevresi, obezite salgınının ana itici gücüdür. İnsanoğlunun dünya üzerindeki “ayak izi” geniş ve yıkıcıdır ve belki de doğadaki tüm hızlı değişikliklerden sorumlu olan faktör olabiliriz. Gezegendeki ormansızlaşma, yükselen deniz seviyeleri, artan karbondioksit salınımları ve artan küresel ısınma vb durumlar, bu genişleyen insan ayak izinin bileşenleri olarak birbiriyle bağlantılıdır.
Mega şehirler, giderek artan sayıda insanı yerleştirecek sedanterizm ile karakterize edilen bir kentsel yaşam ortamı ve enerji yoğun, sağlıksız gıdaların tüketimi ile bu ayak izi daha da büyüyecektir. Tam da burada obezite ile mücadelede en önemli zorluklardan birisi, kritik risk faktörlerinin birçoğunun sadece bireysel veya grup olarak değiştirilemez olmasıdır. Ulusal ve hatta küresel uyumlu çabalar gerektirmesidir. Bu ekosistemi değiştirmek için toplumun hemen hemen tüm sektörlerinin koordineli eylemini teşvik edebilen ve sürdürebilir toplumsal bir harekete gereksinim vardır. Ve bunun ilk adımı da aile içinde başlamalıdır.
Özellikle çocukluk çağı obezitesinin önüne geçmek gerekiyor. İlk 10 yılda obez olan çocukların erişkin dönemde obez olma riski, anne ve/veya babaları obez olan çocuklardan daha fazladır. Burada elbetteki anne veya babanın obez olması da başlı başına bir risk faktörüdür. Hem genetik olarak hem de beslenme alışkanlıklarının çocuğa geçmesi kaçınılmaz olarak obezite riskinin de taşınması ile sonuçlanabilir. Ama özellikle ilk 10 yılda obez olmamalarını sağlamak çok büyük bir önem arz etmektedir.
Anne sütü ile beslenmenin teşvik edilmesi, yeterli geçiş dönemi gıdaları, hareketli ve aktif bir hayat alışkanlıklarının edinilmesini sağlamak, yemek masasındaki gıdaların doğal olup olmadığını kontrol etmek vb daha pek çok yöntemle bunun önüne geçilebilir.
Obezojenik bir çevreden çocuklarımızı korumalıyız. Bu bir devlet politikası da olmalıdır aynı zamanda. Çevreciler, şehir planlamacıları, sosyal aktivistler, siyasi liderler ve endüstri ve teknolojideki yenilikçilere de çok büyük görevler düşmektedir. Bunlar sadece obezitenin önlenmesi için değil, aynı zamanda genel olarak kronik hastalık riskini azaltmak ve nihayetinde insanların yaşam kalitesini iyileştirmek için de yapılmalıdır.